OKUDUKLARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OKUDUKLARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2019 Pazar

KÜRK MANTOLU MADONNA - SABAHATTİN ALİ

MERHABALAR; 

KIZIMIN CİCİLERİ TAKİPÇİLERİM;

“Deli olacağım, yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum. İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. Ben de yaşayacağım… Ama nasıl yaşayacağım!.. Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak!.. Ama ben dayanacağım… Şimdiye kadar olduğu gibi…” (Sayfa 46)
Kürk Mantolu Madonna; benim İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN'dan sonra en sevdiğim Sabahattin Ali kitabı. Defalarca okumama rağmen; blogumda yer vermemiştim daha evvel. Nedense Raif Efendi ve Maria Puder aşkını bir türlü kelimelere döküp, blogumda yer veremedim. İnsan bazen duygularını ifade etmekte zorlanabiliyor. Bu kitap da benim için öyle oldu. Uzatmadan gelelim kitabımıza. Bu arada KUYUCAKLI YUSUF için de buradan...



ARKA KAPAK

“Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum  “Kürk Mantolu Madonna’yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.” (Sayfa 59)

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.

Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.


ÖZET
Kitabımız iki insanın hayatının geçmiş ve kitaba göre şimdiki zamanın iç içe geçmesiyle oluşmuştur. Şimdiki zamanın kahramanı Rasim’dir. Rasim yirmi beş yaşlarındadır. Çalıştığı işten kovulmuştur. Okuldan arkadaşı Hamdi ile tesadüfen karşılaşırlar. Hamdi, Rasim’i evine yemeğe çağırır. Hamdi Rasim’i ertesi gün iş yerine gelmesini söyleyerek gönderir. Hamdi kendi bürosunda işe alır Rasim’i. 

“Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.” (Sayfa 15)


Rasim kendisine tahsis edilen odayı Almanca tercümanı olarak çalışan Raif Efendi ile paylaşır. Raif Efendi, sessiz, sakin kendi içinde yaşayan naif bir adamdır. Odada yok gibi yaşamaktadır. 

“Hayat ve zaruretler insana bir çok şeyler öğretir.” (Sayfa 15)

Arkadaşı Hamdi, Raif Bey’e sürekli Almanca çeviriler vermekte, Raif Bey’de kısa sürede tamamlamaktadır. Hamdi’nin de davranışlarının etkisiyle büroda çalışanlar, Raif Bey’i azarlar, bağırıp çağırırlar ama Raif Bey hep sessiz kalır. Yüzünde hiçbir durumda sevinç, üzüntü veya şaşkınlık oluşmaz. Yüzünde sanki bir boş vermişlik var gibidir.



Bir gün hastalığından dolayı büroya gelemeyen Raif Bey’in bir çeviri yapması gerekir. Çeviriyi Raif Efendi’ye götürme işini Rasim üzerine alır.  Rasim Raif Efendi’nin zor ve kır kanaat yaşantısına şahit olur böylece.


Baldızı ve ailesi, kayın biraderleri, kendi ailesi ile birlikte oldukça kalabalık bir güruh ile aynı evi paylaşmaktadır Raif efendi. Karısı tüm evin işini omuzlamış gibidir. Baldızı, baldızının kocası, diğerleri Raif Efendi’ye değer vermedikleri gibi; üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır. Raif Efendi kaderine razı olmuştur.

 “Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?” (Sayfa 38)
Her ne kadar iyileşse de çok geçmeden Raif Efendi’nin hastalığı tekrarlar. Durumu oldukça ağırlaşır. Rasim Raif efendi’yi ziyarete gittiğinde Raif Efendi; Rasim’den masasının çekmecesindeki defterini getirmesini ister. Defteri Raif Efendi’ye götürdüğünde ise; Rasim’den siyah kaplı defteri yakmasını ister. Ancak Rasim merakına yenilip; siyahkaplı küçük defteri okumaya başlar…


Defter 20 Haziran 1933 tarihiyle ve “Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka bir takım hadiseleri yeniden yaşattı” cümlesiyle başlamaktadır.


Defter Raif Efendi’nin Havran’dan Almanya’ya iş öğrenmesi için gönderildiği yılları anlatmakla başlamaktadır. Raif Efendi, gençliğinde de çok sessiz, arkadaşı olmayan, insanlarla konuşamayan, kendi halinde bir gençtir.

Mevcut siyasi ortam ve babasının da teşvikiyle sabunculuk işini öğrenmek için Almanya’ya gider. Almanya’da Berlin’de bir pansiyon odası kiralar ve hayatına burada devam etmeye başlar. Babasının dediği gibi bir sabun fabrikasına girer. Ancak onun önceliği iş öğrenmek değil gibidir. Çalıştığı işe keyfi gider gelir. İşe sarılmaz.

Bir gün caddede gezerken, bir resim sergisi olduğunu görür. Gayri-ihtiyari içeri girer. Resimleri incelerken, Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna resmine rastlar. Bu resim Maria Puder’in otoportresidir. Resimden çok etkilenir Raif Efendi. Adeta resme âşık olur. 


Raif Bey, her gün o sergiye gitmekte, sergi kapanana kadar o resmi incelemeye başlar. O kadar sık gider ki, artık oradaki çalışanlar, Raif Bey’e aşina olmuşlardır. Bir gün Raif Bey, gene dikkatle o resmi izlerken, bir kadın ona sokulup fikrini sorar ama Raif Bey ilgilenmez. Hâlbuki o kadın, Kürk Mantolu Madonna’nın ta kendisidir. Raif Efendi resme öyle âşık olmuştur ki, aslını fark etmez bile.


DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kürk Mantolu Madonna, yazarın 1937'de yazdığı Kuyucaklı Yusuf, ve 1940'da yazdığı İçimizdeki Şeytan ile birlikte üçüncü romanı. Kitap roman olarak adlandırılsa da yazarının tabiriyle bir Novella. “Kürk Mantolu Madonna”,  kitap olarak basılmadan önce 1941 yılında 48 bölüm halinde “Hakikat” gazetesinde “Büyük Hikaye” başlığı altında yayımlanmıştır.
Bazı yazarların romanlarını okuduğunuzda; kitaplar birbirinin devamıymışcasına birbirine benzerlik gösterir. Ancak Sabahattin Ali söz konusu olduğunda şu cümleyi rahatlıkla kurabilirim ki; yazarın her romanda yer verdiği kahramanlar şahsına münhasırdır ve farklıdır. Birbirlerine benzemezler. Bu durum öykülerinde de hakimdir. Bu özgünlük benim en sevdiğim tarafıdır yazarın. 



Kürk Mantolu Madonna, benim defalarca okuduğum, her okuduğumda da ayrı bir tat aldığım en sevdiğim kitaplardan biri. Bugüne kadar blogumda neden yer vermediğime gelince; Kürk Mantolu Madonna’yı ilk okuduğumda bende uyandırdığı duyguları toparlayıp, yazamadım bir türlü. İlk okumamı yaptığımda benim için çok zor bir süreçti. Belki de bu yüzden bende derin izler bıraktı kitap. Sonraki okumalarımda ise; sonunu bilmenin verdiği duyguyla, ağır ağır ve tadına vararak okudum kitabı.

Her defasında Raif Efendi , Maria Pruder içime işledi. 160 sayfalık kısacık kitap her okumamda benim için devleşti. Bunun sebebi Sabahattin Ali sevgim midir, okuduğumda hayatımdaki şartlar mıdır bilemem. Ama Kürk Mantolu Madonna bir dönem her kitap alışverişime eklediğim, sevdiğim bir kitaptan fazlası benim için. Ne zaman hediye kitap almak istesem ilk tercihimdir. 

Bir de söylemeden geçemeyeceğim ayrıntı Şubat 2002'de Füsun Akatlı tarafından yazılan kitaba yazılan "Önsöz" yazarı ve kitabı anlamak bakımından oldukça güzel. Ancak; tercihen kitap bittikten sonra da okunabilir elbette. 

Bu kadar yoğun duygular besleyince paylaşmak da o kadar zor oldu elbette benim için. İyi ki bu hayattan bir Sabahattin Ali geçmiş, iyi ki Sabahattin Ali’nin kaleminden böyle güzel bir kitap çıkmış dedirten. Keşke daha güzel eserler verecek kadar uzun yaşama imkânı olsaydı dediğim insanlardan Sabahattin Ali.

NOT: Maria Puder'in Kürk Mantolu Madonna ismini almasını sağlayan ve aralarında şaşırtıcı derecede benzerlik olduğu söylenen Andrea Del Sarto'nun Madonna (Meryem Ana) tasviri. (Görsel Alıntıdır.)


Kitabın en sevdiğim kısmı ile tamamlamak istiyorum yazımı...

“Pek alelade hiç bir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inme cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.”(Sayfa 11)


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

24 Ağustos 2014 Pazar

GRANGE - KAİKEN

MERHABALAR,
En sevdiğim Polisiye - Gerilim yazarı Jean Christophe Grange'nin son kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle...


Doğan güneş karardığında,
Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde
Japonya artık bir anı değil, kabus olduğunda,
Kaiken'in zamını gemiş demektir

Jean-Cristophe Grange'ın Kaiken'i!

I – KORKMAK

Başkomiser Oliver Passan ve ortağı Philippe Delluc (Fifi), peşine düştükleri “Doğumcu” adı verile katilin peşindedirler. Passan katilin Guillard olduğundan neredeyse emindir. Ancak elinde adamı içeri tıkmaya yetecek kadar delil yoktur. Dava kendine verilmemiş olsa da takıntı halinde adamın peşindedir.

“Karnı göğüs kemiğinden pubise  kadar açılmış , bağırsakları yere kadar sarkıyordu. Tam önünde, alevli bir birikinti içinde bir fetüs yanıyordu.” (S.13)

Doğumcu adı verilen katil hamile kadınları hedef seçmekte ve karın göğüs kemiğinden pubise kadar kestiği hamile kadınların bebeklerini göbek bağı hala bağlıyken yakmaktadır. Sahne dehşet vericidir. Bu şekilde işlenmiş dördüncü cinayettir. Ancak olay yerinde ve katilin üzerinde katille eşleştirilebilecek kanıt olmadığından Guillard elini kolunu sallayarak gezmektedir. Passan ve Fifi’nin yaptığı suçüstü de işe yaramaz. Cinayetin işlendiği yer Guillard’ın şirketine aittir, ancak yine yeterince kanıt yoktur. Üstelik bu durum Passan’ın üstleri tarafından uyarılmasına da neden olur. Adam hem zengin hem de nüfuzludur.

“Yasalar suçluları koruyordu, bu pekala bilinen bir şeydi.” (S.43)

Aynı dönemlerde Passan özel hayatında da sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Japon karısı Naoka’dan boşanmak üzeredir. Çift çocukları Shinji ve Hiroki’nin iyiliğini düşünerek çocukları ev düzenini değiştirmeyecek ve birer hafta sırayla çocuklara nezaret edecektir.


“Çünkü aşk diğerinin duygusuyla beslenirdi. Coşku olmadan kalp durur, duygusuzlaşırdı. Tüm paylaşma yetisini kaybederdi. Sonunda da içine kapanarak yalnızlığıyla kendini korumaya çalışırdı.” (S.31)


II – SAVAŞMAK

Passan katilin peşindeyken, kalesi gibi gördüğü evine yapılan saldırılarla da uğraşmak zorunda kalır. Buzdolabına konan cenin pozisyonu verilmiş derisi yüzülmüş siyah perçemli kapuçin maymunu, duş alırken akan ve çocuklarından alındığı tespit edilen kan; açık tehditlerdir. Ancak bunlarla Guillard arasında bir bağlantı kurulamaz. Tüm bunların olduğu zamanlarda Guillard nerede olduğunu kanıtlamaktadır. Dahası o hem gözetleyen hem de koruyan polis memurları da bu duruma şahitlik etmektedir. Dahası Passan’ın evi polis tarafından korunuyorken saldırganın içeri nasıl girdiği de muammadır.

“İğrenilen ve reddedilen bir varlık olarak doğdum. Berbat bir hayat sürdüm, küfür ve hakaretlere maruz kalarak büyüdüm. Bu sefalet benim de İsa gibi yücelmemi sağladı. Kendimi aşmamı ve gelişmemi sağlayan da, çekiğim bu büyük acılar oldu. Ben bütünüm. Ben ateşim ve huzurum. Ölüm ve esenliğim…”(S.)


Çok geçmeden Guillard, Passan’ı da öldürme girişiminde bulunarak kendini yakarak intihar eder. Bu intihar “Anka Kuşu Efsanesi”ne bir göndermedir. Katilin ölümünün ardından Naoka’nın evde kaldığı bir akşam aile yeni bir saldırıya maruz kalır. Herkes uyuduktan sonra köpekleri Diego, öldürülerek cesedi çocukların odasına bırakılır. Olay evi izlemeye devam eden polislerin eve konan kameralardan birinden görüntü alınmadığını fark etmesiyle anlaşılır ve polisler eve giriş yaparlar. Ancak saldırgan kaçar. Kayıtlar incelendiğinde saldırganın kimono giymiş ve Doktor No maskesi takmış bir kadın olduğu anlaşılır. Passan ve ekibi Naoka’dan da şüphelenirler. Çünkü elinde Passan’ın hediye ettiği “Kaiken” vardır. Ancak yapılan incelemelerde Kaiken’in kullanılmamış olduğu anlaşılır. 

“Kalplerin uzaklaşması, bedenlerin uzaklaşması ile başlardı.” (S.72)


III - ÖLDÜRMEK

Naoka ve çocuklar hem Oliver’ın hem de Naoka’nın yakın arkadaşı Sandrine Dumas’ın evine yerleşirler. Sandrine’in dolabında bulduğu kimono ve peruklar Naoka’yı çok şaşırtır. 

Bugüne dek saldırıların kendinden kaynaklandığını düşünen Passan artık hedefin karısı olduğuna inanmaya başlar. Ancak geriye dönüp baktığında 10 yıldır evli olduğu kadını aslında pek de tanımadığını fark eder.

DAHASI ROMANIMIZDA….



KİTAPTAN NOTLAR


Grange benim en sediğim polisiye gerilim yazarlarından biridir. Koloni hariç tüm kitaplarını okumuş bir Grange-sever olarak değerlendirmeye çalışacağım romanı. Romanımız üç bölümden oluşmakta. 1.Bölüm – Korkmak, 2. Bölüm  - Savaşmak, 3. Bölüm ise Öldürmek. 

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki, Grange’nin Siyah Kan’da da yaptığı gibi kitabın başında Başkomiser Passan’ın peşinde olduğu katilin kimliği belli. Katilin kimliği belli olunca; Passan’ın Katil’e ulaşma süreci, Guillard’ın katile dönüşme süreci ayrıntılı bir biçimde anlatılarak sonuca ulaşılacağını düşünürken; Katilimiz 227. Sayfada kendini yakarak kitaptan çıkıyor. Bu süreçte ilk düşüncem bir şekilde kurtulmuş olması ve cinayetlerine devam edecek olmasıyken; Passan’ın ailesi tehdit edilmeye devam ediliyor ve 2. Bir şüpheli çıkıyor ortaya…


Ben kendi adıma “Doğumcu”nun kitapta erken öldürüldüğünü düşünüyorum. Öncelikle çift cinsiyetli olması, terk edilmiş ve yetiştirme yurtlarında, koruyucu ailelerle büyümüş olması bakımından ilginç bir katil görünümü çizen katilin romandan çıkması romanın yönünü değiştirmekte. Bir de Guillard’ın öldürme ritüeline, kadınları seçme şekline dair pek bilgi verilemekte. Doğumcu’nun katliamları oldukça geri planda kalmakta birlikte Passan’ın katili takibi ön plana çıkmış.

Guillard’ın bıraktığı yazılı itirafın ayrıntılı verilmemesi de kitabın eksiklerinden. Katilin ruh halini daha iyi anlatacak ayrıntılar bu itirafname ile verilebilirdi.

Ardından romana buzdolabına bırakılan derisi yüzülmüş maymun ile farklı bir boyut kazandırılmakta. Ancak burada merak ettiğim bu sayfalarda henüz ölmemiş olan köpeğin, buzdolabına cenin konurken tepki verip vermediği. Bu noktada cenini koyanın köpek tarafından tanındığını düşündüm. Ama yanılmışım. Zaten Diego’nun yaşamı da uzun sürmüyor.

Romanın başından bu yana ara ara sahneye giren Sadrine şüpheleri çekiyor üzerine. Özellikle Naoka’yı dinlerken içinden geçirdikleriyle. O’nun da ömrü çok uzun olmuyor. Ve romanın başlarından itibaren imalarla sezdirilen Naoka’nın geçmişine doğru yolculuğa çıkıyoruz.


Bu kısımda da eleştirmek istediğim nokta Ayumi’yi bu noktaya getiren psikolojik basamakları Ayumi’nin psikiyatristi tarafından hızla anlatılması ile öğreniyoruz. Bence bu kısımlar daha ayrıntılı verilebilirdi. Mesela bebeklerinden ayrılırken Ayumi’nin yaşadıkları…

Tüm okuduklarımızdan sonra bile Naoka’nın geçmişi bence hala kapalı kutu gibi kalıyor.

Sonuca gelecek olursak; Grange kitaplarının büyük çoğunluğuna hakim olan muğlak ya da kötü sona inat bu roman mutlu sonla bitirilmiş. Galiba yazarımız eskisi kadar katı değil kahramanlarını öldürme konusunda. Bir de mutlaka Ayumi ölürken bir mesajı olmalıydı sanki. Kitap tam bitememiş gibi geldi bana.

Gelelim içerik ile ilgili diğer gözüme çarpan noktalara… Fransa ve Japonya tasvirleri yapılırken; bolca mekân isimleri verilince ben kendi adıma gözümde bu mekanları tam canlandıramadığım için kitaptan zaman zaman kopar gibi oldum.

Anka Kuşu Efsanesi daha ayrıntılı verilebilirdi. Yazarın mitlere karşı ilgisi pek çok kitabında yer alırken burada Katil ile mit arasındaki ilişki yeterince kuvvetlendirilememiş. Sanki konu derinleştirilerek 2 farklı kitap yazılabilirmiş.

Son olarak sayfa 217’dek hatayı da yazmadan geçemeyeceğim. Yayınevine duyurulur.
“Sessizlik uzadı. Naoka elini uzattı ama Guillard tutmakta acele etmedi.”

Ben kendi adıma Grange’nin ilk eserlerini daha çok beğenen bir okuyucu olarak Kaiken’i yeterince güzel bulmadım. Ama kitabın sürükleyiciliği de tartışılmaz ki; 1,5 gün gibi kısa bir sürede tamamladım. Bir de 4-5 sayfalık bölümleri okurken bu bölümü de bitireyim derken; kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz kesinlikle. 

31 Mayıs 2014 Cumartesi

JOANNE GREENNBERG - SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM

MERHABALAR, 

Kitap severler... Okuldaki yoğunluğumun üzerine bir de bilgisayarım servise gitmek zorunda kalınca, ilgilenemedim bloglarımla... Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'i Nisan ayında KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? aracılığı ile okumuştum yine, Elif Şafak'ın Mahrem'i ile birlikte.. Her ikisini de çok beğenmiş, etkilerinde uzunca süre kalmıştım.. Gelelim kitabımıza.. 


Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'i üniversite yıllarında okumaya çalışmış ama çok da kitaba bağlanamamıştım doğrusu.. 

Joanne
Zannediyorum kitaplarında okunmak zamanları var. Kitapları sevmemiz de zamanlamayla çok alakalı. Arka kapakla başlayalım kitabımıza....


ARKA KAPAK

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliğin, - resmi tanımıyla akıl hastalığının- öyküsüdür. İçine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliğin karanlığında yaşayan on altı yaşındaki Deborah’ın öyküsü.Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır.
İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah'ın akıl hastanesine "düşme"sine neden olur. Bundan sonra hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun “kurtarma operasyonu” başlar.
Greenberg'in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, “akıl hastalarının gizleri” üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece normal kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.


“Adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa, sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor peki? Helene da Ellis konusunda verdiği sözü tuttu, ben de. Peki sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor?"



“Bak, dinle beni,” dedi Furi. 

“Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim...”
...
“ve hiç bir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. Sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!” (s.113)



“Pekala- siz soru sorun, ben de yanıt vereyim - bütün 'semptomlarımı' yok edip beni eve gönderin... Ne kalacak bana o zaman?" dedi.

Doktor sakin bir sesle “Hastalığının belirtilerinden vazgeçmek istemiyorsan, hiçbir şey anlatmazsın” dedi.
 Deborah'ın boynuna bir korku kemendi dolanıyordu. “Gel, otur. Hazır olana kadar hiçbir şeyden vazgeçmek zorunda değilsin. Böyle bir şeye hazır olduğunda da, kaybettiklerinin yerine koyabileceğin bir şeyler olacak.”
 (s.25)


ÖZET

16 yaşındaki Deborah Blau’nun annesi Ester ve babası Jacob ile yaptığı yolculukla başlar romanımız. Bu yolculuk Deborah’ın intiharının ardından ailesinin onu götürdüğü hastaneye doğru bir yolculuktur. Annesi onun tedavi görmesi gerektiğine inanırken, babasının tereddütleri vardır. Deborah Şizofreni tanısı ile hastaneye yatırılır. Tedavisini Dr. Fried üstlenir.

Deborah’ın doktor ile görüşmeleri başlangıçta fazla ayrıntılar içermese de, Deborah ve kendi verdiği isimle Furi arasındaki güven arttıkça yavaş yavaş Deborah’ı hastalığa götüren aşamalar ve Yr Krallığı doktorun önüne serilmeye başlar. İçindeki sırları açıkladıkça Yr krallığı gazabı ile çullanır Deborah’ın üstüne.


 “İnsan mahkûm olacaksa, güzel olmalı, yoksa dram yalnızca bir komedi olur.” (s.52)

“Sert yumruklarla bakışların ve açık saçık sözlerin altından ansızın ortaya çıkan gizli kırılganlığı artık yansıtamasın diye, bu aynanın kirletilmesi gerekiyordu.” (s.73)

“Cehennem'in eşiğine gelmiş kişilerin şeytandan ödü kopuyordu; zaten cehennemin içinde olanlar içinse şeytan özel biri değildi, yalnızca başka biriydi, o kadar.”(s.77)

“Kaçık kişi, boynundaki ilmeği kopmuş biridir.” (s.92)


 Katlanılacak duygu ve kaygıların olmadığı, geçmişin ya da geleceğin olmadığı, hiç bir kimliğe ait anı ya da saplantıların olmadığı, kendilinden ortaya çıkan, dural olguların olduğu 4. Kuzey, geçmişte yaşanan olumsuzlukların sesi Koro, Düşen Tanrı Ateş Saçlı Anterrabae, Ardı arkası kesilmeyen sövgüler yağdıran bütün öğretmenlerinin, akrabalarının ve arkadaşlarının bir araya gelmiş görüntüleri olan Koro, Kara Tanrı Lactamaeont, Korkuların olmadığı Kuyu, Yr dünyasının gizli tohumlarının Yeryüzü’ne saçılmasını önlemeyle görevli Sansür, Gizleyici denen tanrı İdat…

Yr Krallığı ilk olarak çocukken gittiği kampta çıkmıştır ortaya. Ondan nefret ettikleri kampta; tuhaflığı yüzünden  yıllar geçtikçe daha çok yalıtıldığı okulda; yalnızlığı derinleştikçe Yr git gide büyümüştür. Yr Tanrıları başlangıçta koruyucu ruhlar olmuştu Deborah için. Ancak Yr Deborah’ın ruhuna sızdıkça Ara Dünya, Yeryüzü ve Yr arasında sürekli geliş gidişler acı ve ıstırap kaynağı olmaya başlamıştır. Başlangıçta Yr’nin kraliçesi olan Deborah, sonraları Yr’nin esiri olmuştur.

Aynı zamanda Deborah’ın Yr dünyasında konuştuğu bir de dil vardır. Bu dili her ne kadar Yr Krallığı’nda kullansa da güveni arttıkça Furi ile de paylaşmaya başlar.

Hastanede devam eden tedavi gelgitlerle doludur. Deborah daha sakin hastaların bulunduğu B koğuşu ile Saldırgan hastaların olduğu D koğuşu arasında gider gelir. Bu gidiş geliş aynı zamanda umutsuzluk ile belki arasındaki geliş gidiştir. Deborah bazen iyileşme emareleri gösterse de bazen Kuyu’nun en dibine düşer. Bu dönemlerde hastanede uygulanan tulum tedavisi onu kontrol altına alır. 


 Deborah’ın en kötü olduğu dönemler Furi’nin izin ve kongreler için ayrıldığı dönemlerdir. Yeni doktoru ile güven ve sevgi bağı kuramayan Deborah, daha da kötüler. Hatta bulduğu her ateş parçasıyla kendini yakmaya kadar götürür çılgınlığını.

Furi’nin dönüşüyle toparlamaya başlar kendini. Bu arada romanda kaç yaz kaç bahar geçtiğini unutursunuz.

Kitabın devamını merak eden kitap dostlarını devamını okumaya davet ediyorum..  


“Kefen ve gelinlik. Birbirinin aynı olan iki giysi. Dinle bak! Ölürken yaşamak; yaşarken ölmek; savaşırken teslim olmak ve teslim olurken savaşmak zorunda kalıyorsun, değil mi? Benim yolumda, bütün karşıtlıklar aynı anda verilir ve karşıt hedefler için aynı araç kullanılır. (s.173)

“Dünyada bile, aynı dili konuşan iki insan yok muydu hiç?” (s.183)

“Acı çekmenin tekelinizde mi olduğunu sanıyorsunuz?” (s.206)

“Sizin yalnızca bir çeşit soğuğunuz var; paltolarla halledilebilecek bir soğuk…”(s.206)


KİTAPTAN NOTLAR

Kitapla ilgili pek çok yerde paylaşılan bir bilgiyi paylaşarak başlamak istiyorum yazıma… Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Joanne Greenberg'in kendi hayatından hareketle yazdığı genç yaşta geçirdiği akıl hastanesi deneyimini aktardığı romanıdır. Kitaplarını yayımlarken çocuklarının etkilenmemesi amacı ile uzun süre Hannah Green takma adını kullanan Amerikalı yazarın  I Never Promised You a Garden Rose adlı romanı ilk olarak 1964 yılında yayımlanmış ve kitabın ilk Türkçe çevirisi, Nesrin Kasap'ın kaleminden ve 1989 yılında Metis Yayınlarından çıkmıştır. Kitabın kapak fotoğrafı da André Kertész tarafından çekilmiş.

Ön bilginin ardından kitapla ilgili düşüncelerime geçmek istiyorum. “Sana Gül Bahçesi Vadetmedim” deyince aklıma gelen kitapla özdeşleşmiş kitap fotoğrafı. Gözlerinden hastalığın bezginliği akan bir genç kız. Bence yıllar geçse de kapağı değiştirilmeden korunması çok doğru bir uygulama olmuş.

Aynı zamanda yazarın kendi hayatından hareketle yazması ve duygularını okuyucuya geçirmedeki başarısı dolayısı ile kitabı okumak keyifli bir hal alıyor. Buna ek olarak Deborah’ın tedavisi esnasında yaşanan gelgitler, tam Deborah iyileşiyor derken tekrar karanlığa yuvarlanması okuyucunun da umudunu kırarak ara ara kitaptan kopmalara da neden olmuyor değil.

“Akıl Oyunları” filminden sonra Şizofreni ile ilgili merakımı tekrardan arttıran bir yapıt oldu. “Acaba tüm şizofreni hastalarının dünyası bu kadar renkli ve ayrıntılı mıdır? diye düşünmeden edemiyorum .

Kitapta Yr Krallığı ile Dünya arasındaki gelgitler de çok güzel verilmiş. Bir de Deborah’ın kendine zarar verdiği sahneler son derece etkileyiciydi. Yr krallığını ve Yr dilini merak etmemek elde değil.    


Kitaptan alıntılarla tamamlamak istiyorum yazımı;

“Asıl acıtan şey, kendinden başka herkesin yaşamını yönlendiren güçlerce tekmelenip dışlanmak, yıllarca deli olarak yaşamak, kimseye bir şeyi anlatıp kendine inandıramamak. Ne zaman kurumsal bir tümör sancısıyla iki büklüm olsam, neden böyle bir sanı olmayacağını anlatacak bir profesör mutlaka çıkar. Ve nezaket gereği, farklı bir deneyime dayanan bir iki iğne yaparlar…”(s.212)


“Yaşamak savaşmak demektir” (s.242)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

YAZARIN GÖRSELİ BURADAN...

24 Mart 2014 Pazartesi

NERMİN BEZMEN - KURT SEYT & SHURA

MERHABALAR,
Sevgili Kitap Dostlarım,

Diziye de çekilmiş olmanın verdiği rüzgarla çok satanlar listesinde basımından 20 yıl sonra ilk sıralara yükselen bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle. Belki basıldığı yıllarda da ilgi çekmiştir ama o yıllarda benim yaş grubum için pek de ilgi çekici olmasa gerek. Geçen yıl martta dizi olacağını duymuştum. Kitabı netten kitap satan sitelerde basımının durduğunu okumuş ve kitaba ulaşamamıştım. Bu kadar girizgahtan sonra gelelim romanımıza... 

KİTABIN ÖN İÇ KAPAĞI

Edebiyat dünyasına "Uyandıran Aşk" isimli şiir kitabı ile adım atmış olan Nermin Bezmen, bu kez Çarlık Rusyasının debdebeli yaşantısından Bolşevik ihtilali ile İstanbul'a sürüklenen hayatları anlatıyor. 1892'nin Yalta'sından St. Petersburg'un saltanat günlerine, Karpatlar cephesinden ihtilalin cehennemine ve nihayet işgal altındaki İstanbul'a, 1920'lerin Pera'sına, macera dolu bir yolculuk yapacaksınız. Onlarla beraber polkaların, troykaların sihirli alemini, ihtilalin acımasızlığını, parçalanmış Osmanlı İmparatorluğunun son günlerini yaşayacaksınız.

Kurt Seyt: Mirza Eminof'un oğlu olarak servet ve ünvanla doğmuştu. Yakışıklıydı, hırslıydı, cesurdu. Çar Nikola'nın Muhafız Alayında genç bir Üsteğmen oluşu onu Bolşeviklerin ölüm listesine dahil etmişti. Kaçarken getirdiği bir taka dolusu silahı Mustafa Kemal'in Kuva-yi Milliyesine teslim ettiğinde, karşılık istemeyecek kadar gururluydu. Hayatına sıfırdan başlarken elinde kalan serveti sadece gururu ve aşkıydı.



Shura: Tchaikovsky nağmelerinin romantizmi ile sarılmış karlı bir Moskova gecesinde, henüz onaltısındayken saf güzelliği, beklentisiz aşkı ile Seyit'in dünyasına girdi. Ailesinin ünvanı, serveti onun da ülkesinde kalmasına yardımcı olamadı. Sevdiği erkekle atıldığı bu macerada bir daha hiç göremeyecekleri vatanlarının, ailelerinin, artık yaşamayacakları geçmişlerinin hasretlerini birbirlerinin aşklarında dindirmeye çalıtılar.

Büyük bir aşkın, harbin, ihtilalin, hasret ve hüzünlerin hikayesi ile okuyucuyu baştan sona kendine has bir tat, merak ve heyecanla sürükleyen, uzun süren araştırmaların gerçeklikle aktarıldığı bir roman, "Kurt Seyt ve Shura."


ÖZET

Kitabımız, romanımızın kahramanı Kurt Seyt ile  1916 Pentograd’da başlamakta. Seyit geceyi kızıl saçlı bir kadınla geçirmiştir. Gecenin sabahında 24 yaşındaki Üstteğmen Seyit Eminof, Moskova’ya gidecektir.
Aynı tarihlerde Julian Verjensky kızları Alexandra ve Valentina ile Kislovodsk’tan Moskova’ya ameliyat olmak için gelmiştir. Gece Borinsky’lerin malikanesindeki davete katılırlar. Andrei Borinsky ile Julian Verjensky aynı petrol şirketinin ortaklarıdır.

Bu davet Alexandra, ailesinin çağırdığı isimle Shura’nın büyüklerle beraber katılacağı ile davettir. Shura henüz on beş yaşındadır. İlk defa katıldığı bu davette Shura, Üstteğmen Seyit Eminof ile tanışır. Seyit (Shura Seyt demekte. ) Shura’yı kısa zamanda etkisi altına alır. Seyit de Shura’nın masumiyetinden çok etkilenir. Ettikleri dansın ardından ilk defa öpüşürler.

Ertesi günlerde baba Verjensky, ameliyat olur. Amaliyat başarılı geçer. Ancak her ne kadar Julian Verjensky eski sağlığına kavuşamayacak olsa da, hastalığın ilerleyişi durdurulmuştur. Artık bir hortum yardımı ile nefes alacaktır.

Babasının ortağı Andrei Borinsky, babaları hastanedeyken kızları malikânesine götürür. Aynı gece Bolşoy Tiyatrosu’nda Borinsky’nin ev sahipliği yaptığı bir davet vardır. Davette Tchaikovsky’nin Kuğu Gölü temsili yapılacaktır. Shura gösteriden çok etkilenir. Temsili izlerken Seyit de Shura ile birliktedir.

Davetin ardından Borinsky’lerin malikanesinde  bir davet daha verilecektir. Davete temsilde sahne alan sanatçılar da davetlidir.  Baş balerin Tatiana Thoupilkina,Kurt Seyit’in en yakın arkadaşı Celil Kamilof’un sevgilisidir.  Shura Tatiana ile de kısa sürede kaynaşır. Ertesi gün hastane çıkışı Seyit, Tatiana, Shura ve Seyit Moskova turu yaparlar. Gezinin ardından Tatiana’nın orman içindeki evinde yemek yerler ve piyano eşliğinde eğlenirler. Burada Seyit ve Shura birbirlerine duydukları tutkuya karşı koyamazlar ve birlikte olurlar.

Çok geçmeden Seyit, Pentograd’a, Shura da babası ve kız kardeşi ile Kislovodks’a döner. Seyit oradan da Galiçya cephesine geçer. Aşkları çoğu zaman bir diğerine ulaşmayan tek tük mektuplarla devam eder.

Pentograd, Moskova, Kırım ve ardından Türkiye’de devam eden hikâyemiz böyle başlamakta. Ardından 1892’ye Seyit’in doğumuna, “Kurt” adını alışına, on iki yaşında yapılan sünnet düğününe, Çar’ın Hassa Subayı babası Mirza Mehmet Eminof aracılığı ile gönderdiği unutulmaz hediyeye, ardından Pentograd’daki askeri okula kayıt oluşuna, Çar Nicholas Alexandrovich Romanov’un hassa subayı oluşuna, oradan İstanbul’a gelişinin hikâyesi anlatılmakta 520 sayfalık kitabımızda. 


 
KİTAPTAN NOTLAR

Nermin Bezmen’in Kurt Seyt & Shura adlı kitabı gerçek bir hayat hikayesinden hareketle yazılmış. Kurt Seyit gerçekte yazarın anne tarafından  dedesidir. Romanımız 1890′ların Çarlık Rusya’sından 1920′lerin Türkiye’sine kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Okuyucusunu  Çarlık Dönemi Rusya’sından İstanbul Beyoğlu’na, Pera’ya sürükleyen bu roman bir aşk romanı olmanın ötesinde belgesel özellikler taşımakta.

Yazarın dedesi demişken,değinmeden geçemeyeceğim.  Yazarın dedesi Kurt Seyit ile büyük büyük dedesi Miralay Mühendis Ali Rıza Bey’in Galiçya Cephesi sonrası karşılaşmaları, Seyit’in her ne kadar istese de ona yardım edememesi, kitabın ilginçliklerinden. Acaba bu karşılaşma gerçek mi kurgu mu çok merak ettim doğrusu?

“Özlemek, oğlum, ancak sevdiklerin olduğu müddetçe gerçekleşen bir duygudur. Bu da insana mutluluk vermelidir. Yeter ki, sevdiklerin bir daha hiç görüşemeyeceğin uzaklıklarda olmasınlar. Özlem o zaman yaman olur.” (S.84)

Kitapta Rusya’da başlayarak İstanbul’a uzanan bir aşk hikâyesi anlatılmakta. Kurt Seyt ve Shura’nın hikayesi. Bu aşka belgesel olaylar da fon olmakta. Rus – Alman savaşı, Mart Devrimi, Ekim Devrimi, Bolşevik İsyanı, Romanov’ların katli, İstanbul’un İşgali, Kurtuluş savaşı… Yazar zaman zaman kitaba ara vererek ya da romandaki kahramanların ağzından anlatmakta olayları.
Özellikle Kurt seyt’in Moskova gezisi esnasında verdiği bilgiler ile yazarın ara ara kitaba kısa aralar verdiği tarihi bilgiler çok ilgimi çekti doğrusu.

“ Şu Hint tapınağı gibi kubbeleri olan bina, Uspenski Katedaralidir. Çarların taç giyme töreni burada yapılırmış. 1472’de yıkılmış, sonra 1475-1479 arası Bolonyalı bir sanatçı tarafından yeniden inşa edilmiş. Bizans mimarisinde ama bana sorarsan, bu Hint işi kubbelerin ne işi var Moskova’da hiç anlamam.” (s. 46)

Ancak yazarın Kurt Seyt’in de öldürülecekler listesine girmesine sebep olan Çar ve ailesinin katline yeterince yer verilmediğini düşünüyorum.

“ 16 Temmuz’u 17’ye bağlayan gecenin bir buçuğunda aylardır Ekaterinburg’da hapis hayatı yaşayan Çar Nicolas Alexandrovich Romanof, karısı Çariçe Alexandra Feodoravne ve beş çocukları kaldıkları yerden mahzene indirildiklerinde,kendilerinin yardım sesini duyacak bir kul yoktu.” (s. 269)

Kırım tarihini (s. 57-61) uzun uzadıya anlatmakta. Bu anlatımlar bence uzunluk bakımından dozunda. Okuyucuyu sıkmamakla birlikte kitaptaki olayları anlama bakımından okuyucuya yardım etmekte.


















Shura ve Seyit’in birlikte olmalarının ardından Seyit’in Pentograd’a oradan Galiçya’ya geçişi ve ardından Shura’nın Kislovodks’a gitmesinden sonra olaylar 1892’ye dönmekte ve Seyit’in doğumundan itibaren Shura ile tanışmasına kadar devam eden 24 yıllık yaşantısı anlatılmakta. Bu kısımlar devam ederken Shura ve Seyit aşkından biraz kopulmakta. Hatta bu aşk fazlaca geri planda kalmakta.

Öte yandan Shura’nın hayatından - Shura’nın fiziksel özellikleri dışında - pek de fazla söz edilmemekte. Hatta babasının ölümü bile satır aralarında geçmekte. Yazar Shura ile ilgili bir kitap yazma niyetini anlatıyor kitabının sonundaki epilogda. Güzeller güzeli, Shura ilgili bölümleri bu kitaba mı sakladı acaba? Kitabın ilk basımının üzerinden 20 yıldan fazla süre geçmesinin ardından ne zaman yazılacak acaba? 

Kurt Seyt’in yaşamı,  yazarın Kurt Seyt&Murka adlı kitabı ile devam etmekte.  Ancak ben Murka’dan daha çok merak ediyorum Shura’yı… Kitabın dizi olduğu bu günlerde ben Shura ile ilgili kitap çıkar belki diye umarken, yazarın “Dedem Kurt Seyt & Ben” adlı kitabı piyasaya sürülmekte. Bu konuda hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur.



Kitabımız 458. Sayfada tamamlanırken, yazar 465. Sayfaya kadar süren  “EPİLOG”a yer vermiş. Bu kısımda dedesi Kurt Seyt ve Shura’nın aşkını konu alan kitabın yazım süreci, kitapta yer almayan bilgiler (Örneğin Mirza Mehmet Eminof’un Bolşeviklerce öldürülmesi…) yer almakta. Ancak bu olaylardan konunun muhataplarının bilgisi olup olmadığına hiç değinilmemekte. Acaba Kurt Seyit babasının öldüğünü öğrenebildi mi? Shura’nın ablasının Shura ve Kurt Seyit’in birlikte İstanbul’a geldiklerini biliyor muydu? 

Kitabın 485.-520. Sayfaları arsında Kurt Seyt’e Shura’ya hikayeye dahil olan pek çok karaktere ait fotoğraflar yer almakta. Bu fotoğraflar olayların seyrine büyük katkı sağlamakta. Fotoğraflara yer verilmesi bence son derece güzel bir karar olmuş. Ayrıca yazarın olayların geçtiği mekânları tek tek ziyaret etmekteki azmini ve cesaretini kutlamamak elde değil.

Romanda aklımda soru işaretleri bırakan bölümler de yok değil elbette. Shura ile Seyit’in arasına giren soğukluk ve Seyit’in Murka ile evlenmesi, Seyit’in Türk kızı ile evlenmesini isteyen babasını ve ailesini geride bırakmasına, Shura’nın yaptığı fedakarlıklara rağmen ilişkilerinin devam etmemesi, hayal kırıklığı yaratan ayrıntılar…

Ardından Seyit’in evlendikten sonra bile Shura ile ilişkisinin devam etmesi,  Seyt’in karakterini ortaya koymak bakımından önemli ayrıntılar. Bu satırları okurken Seyt’e kızmadım, hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur. Hayatında onu seven iki gencecik kadına da yazık etti bence. Ufacık bir anlaşmazlık yüzünden Shura’ya, Shura’yı unutmak için evlendiği Murka’ya…

Son olarak; Rus edebiyatına ait eserleri okumayı çok seven bir okuyucu olarak Rusya’nın mekan olarak yer verildiği belgesel tadındaki aşk hikayesini sevdim doğrusu.. Keşke mutlu son olsaydı…

“Hayatın akışı çok nadiren insanın kendi eline geçer. Ve o anları da insan zaten fark etmeden geçirir. Zayıflığını ise, ancak kaderin kendisini yendiği zaman fark eder. o zaman da yapacak pek bir şey kalmamıştır. “ (s.362)

“Kader, zaten bu değil miydi? Hayatın kendi arzusu, kontrolü dışındaki sürüklenişi değil miydi? Tesadüf eseri, kaderin getirdikleri hayallere uyuyorsa “Şans” denilip geçiliyordu. Yoksa, adı sadece “Kader” olarak kalıyordu.” (s.378)

“Aldatılmışlığı, aldatarak, daha katlanılır hale getireceğini sanıyordu insan. Ama, hep aksi oluyordu. Her şey gittikçe zorlaşıyordu. Garip olan, birbirlerine o kadar benziyorlardı ki, hatalarda bile bir diğerini tekrara başlamışlardı.” (s.382)

“ Sevgi? Bilmiyorum… Sevginin sınırının ne olabileceğini çoktan unuttum. Benim sevdiğim herkes, her şey, Seyt’in benliğinde. Kislovodsk’u karlı çamları, çan ve çıngırakseslerini, her şeyi Seyt’te görüyorum. Bu, sevginin ötesinde bir şey. Bu, nefes alma ihtiyacı gibi bir şey Alain, bunu sen anlayamazsın. Geri dönemeyeceğim ülkemin resmi o benim için. Onu göremezsem bile, aynı şehirde, aynı yerlerde dolaştığını, nefes aldığını bilmek bana yeter, inan. O, benim İstanbul’daki Rusya’m.” (s.448)

“Elveda Rusya’m, Elveda Seyt, biricik aşkım, elveda…” (s. 458)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.. 

SEVGİLER. 

RUS DEVRİMİNİ ANLATAN ROMANOV KOMPLOSU