TÜRK EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRK EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2011 Cuma

AHMET ÜMİT - PATASANA







"Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım. Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavukluk, aklını düşmanlıkla besleyen sinsi bir saray yazmanı.

Ben Kral Pisiris'in danışmanı, büyük meclis Panku'nun değerli üyesi, ben soyluların en soysuzu Patasana.

Ben ölüler içinde yüzen, ben, tanrılar tarafından alnına sonsuza kadar acılar içinde kıvranacaktır, yazılan saray başyazmanı Patasana.

Yazdığı anlaşmalarla, mektuplarla ülkesinin yazgısını değiştiren ama kendi yazgısına söz geçiremeyen zavallı Patasana.













Sana, bu tabletleri okuyacak olana, derim ki: Dikkat et. Benim yaşamımı çiçekli bir ağaçtan kuru bir dala çeviren tanrıların laneti senin de üzerine düşmesin. Onlar, senin yaşamını da benimki gibi zalim bir kralın buyruklarıyla mutsuzluğa mahkum etmesin."





Bir coğrafyanın kanlı geleneği anlatılıyor Patasana'da. Anadolu'nun güneydoğusunda bugün yaşananlar ile üç bin yıl önce yaşananlar paralel bir biçimde gözler önüne seriliyor. Anadolu’nun güneydoğusunu da içine alan ve tarihte Mezopotamya olarak anılan bölge, yüzyıllar boyunca hem kanlı iktidar kavgalarının hüküm sürdüğü çeşitli uygarlıklara hem de coğrafî bir kesişme noktası olduğu için şiddetli savaşlara sahne oldu ve bu topraklardan kan ve şiddet hiç eksik olmadı. “Patasana”da bir anakroniye başvuran Ahmet Ümit, Hititler döneminde yaşanan iç çatışmalarla Türkiye’nin son yirmi yılda tanık olduğu kanlı bir dönemi anlamaya çalışıyor.


Patasana

Romanı için seçtiği konu ve karakterleri bir söyleşisinde şöyle anlatıyor yazar: "Ben benliğinde kazı yapacağım kişilerimi seçerken, baştan belirlediğim içeriğe uygun tipler seçtim. Yani Yüzbaşı Eşref, Kürt gerilla lideri Cemşid, Vietnam gazisi Timothy, korucubaşı Düzgün gibi bir dönem şiddet uygulamış tipler ya da şiddete tanıklık edecek, buna tepki verecek Esra, Elif ve diğer kişilikler. Ama bu kişilerimi yalnızca anlatacağım konuyla sınırladığım düşünülmesin. Onları yaşayan, olaylara müdahale eden, hatta zaman zaman yazarı bile takmayan güçlü, çelişkiler içindeki karakterler olarak anlatmaya çalıştım. Onların yaşayan kişilikler olması çok önemliydi, çünkü hemen hepsi bir arkeoloji kazısı sırasında bir araya gelmişti. Bir yanıyla yaptıkları iş nedeniyle bilimsel tartışmalar yaparken bir yanıyla da yaşamın gündelik, basit gereksinimlerini tartışıyorlardı. Banyo sırası gibi, yemeğin ne olacağı gibi, futbol maçına gitmek, Fırat'ta yüzmenin halkın tepkisini çekmesi gibi.


ahmet-umit-patasana

Burada şunu da söylemeliyim ki bir karakteri anlatabilmenin –yaratabilmenin– olanakları yaşamın kriz anlarından, ya da trajik durumlardan çok gündelik olanın, her gün tekrarlanan sıkıcı davranışlarında daha fazladır. Kuşkusuz kahramanınızın, psikolojik profilini en iyi, gündelik yaşamla, kriz anlarındaki davranışın birliği içerisinde ortaya serebilirsiniz. Ama gündelik yaşamı anlatabilmek hem çok zordur hem de çok önemlidir. Belki de kriz anlarındaki kesintiyi, coşkuyu, heyecanı anlatabilmeniz için basit yaşamı anlatmanız gerekir."
Ahmet Ümit, tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi olayı, yaşadığı bugünün içinde insanı anlamanın bir aracı olarak kullanır. Dolayısıyla roman kahramanları ve karakterleri de alabildiğine sahicilik taşır. Bu niteliklerle birlikte "Patasana", Ahmet Ümit romancılığının önemli bir halkasını oluşturur..


Not: Yazı ve Foto internetten alıntıdır... Kitabı büyük keyifle okumama rağmen hakkında yazı yazmaya gelince bu defa cümleleri toparlayamadım... Ama paylaşmadan da yapamadım.. 
Alıntılar romanla ilgili olarak yapılan yorumlardan derlenmiştir... 


Sevgiler..

14 Ağustos 2011 Pazar

AHMET ÜMİT VE 700 YILLIK AŞK "BAB - I ESRAR"

Merhaba Sevgili Dostlar;

Yine Ahmet Ümit'in bir kitabıyla karşınızdayım...Kitabımızın adı; Bab-ı Esrar...
Yaşamı, aşkı ve inancı yeniden düşünmek için… diye tanımlıyor kitabı okuyanlar.. Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayeti'ni konu edinmiş kitabımız...


Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ
Bab-ı Esrar sadece bir gerilim romanı değil, aynı zamanda bir sırlar kitabı. Fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı bir dil yaratan Ahmet Ümit bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular soruyor. Din ile aşk arasında, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan gözlerimizin önüne seriyor.


Sigorta Şirketinde çalışan Karen (Kimya: Mevlana'nın manevi kızı ve Şems-i Tebrizi'nin eşinin ismi..) Bir otel yangınıyla Konyaya gelir.Yangının otel sahibi tarafından mı yoksa bir patlama sırasında mı çıktığını araştırır.Bu araştırmada ona Mennan yardımcı olur.

Aslında babası Konyalı olan Kimya Bu şehri pek sevmemektedir.Çünkü mevlevi olan babası onu küçükken bir arkadaşıyla giderek terk etmiştir.Bunun yanında Karen'in annesiyle babası da Konya'da tanışmışlardır.
Kimyanın babasının adını poyrazla cami avlusunda bulunduğundan konmuştur.Kimyanın babası dergahta büyümüştür.

Kitap Karenin Konya'da yaşadığı maceraları anlatıyor.Kitabımızın kahramanı Karen kendisine simsiyah giyinmiş bir adamın verdiği bir yüzüğün sırrını arıyor. Karen sonrasında bu adamın Şems-i Tebrizi olduğunu anlıyor.. Rüyalarına da giren Şems-i Tebrizi Karen'in Konyadayken Şemsin Mevlana ile yaşamını anlatıyor.
Romanımız suçlunun bulunması ve Karen'in çocuğu doğurmaya karar vermesiyle ve babası Poyraz'ın ölümüyle bitiyor.

MUTLU PAZARLAR..

SEVGİLER..

30 Temmuz 2011 Cumartesi

KUMRAL ADA & MAVİ TUNA

MERHABALAR;

Bu kitabı alalı yaklaşık 5 yıl olouyor. Ama ne yazık ki, ne zaman okumaya başlasam kitaba bir türlü ısınamadım.. Okuma çalışmaların 10 sayfadan ileri gidemedi... Sonunda kitabı okuyup bitirmeyi başardım ve kitabı okumadığım için ne çok şey kaybettiğimi anladım...

Son derece sıcak ve güzel bir hikaye KUMRAL ADA &MAVİ TUNA... Ve. .bir o kadar da iç burkucu..

Kitapta bir sahne var ki.. Aras'ın ölüm sahnesi... Zaten hassas olduğum bir dönem.. Beni uzunca bir süre ağlattı.. Gelelim kitabımızı tanıtmaya....


İşte kitapten önemli bir sahne.. (ADA VE TUNA'NIN TANIŞMA SAHNESİ)



"Onu ilk kez gördüğümde yaşantımda çok önemli bir yer tutacağını sezmiştim. Bu tıpkı,bir filmin daha ilk karesinden bütününü kavramak,sonunu tahmin etmek gibi bir duyguydu. Onu ilk gördüğümde bundan böyle artık benim için çok önemli olacağını sezmiş ve ürkmüştüm. O andan başlayarak yaşantım değişecek,artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.  Bunu nasıl güçlü hissettiğimi ve sarsıldığımı iyi hatırlıyorum.fakat elimden gelen hiçbir şey yoktu. Çünkü güçlü bir çekim alanının etkisine girmiş,büyülenmiştim.bütünüyle tuhaf olarak tanımlanacak bir zevkle bu albeniye kapılmıştım tamamen kendi isteğimle ve tamamen "ben" oluşumla ilgili olarak."

(KUMRAL ADA & MAVİ TUNA'dan)


KİTABIMIZIN KISACA ÖZETİ DE ŞÖYLE :
Tuna, Kuzguncuk'ta doğup büyüyen, ailesinin küçük çocuğudur. Daima abisi Aras'ın gölgesinde kaldığını düşünür, fakat bunu kimseye belli etmez. Abisi akıllı, zeki, yetenekli ve çok yakışıklıdır; kendisi ise daima ondan eksiktir.
Tuna ve Aras'ın babaları kendi halinde bir terzi, anneleri ise ev hanımıdır. Annesinin hayatı büyük artistlerin hayranlıklarıyla geçmiştir. Birgün mahallelerine ünlü sinema oyuncuları Süreyya Mercan ve Pervin Gökay'ın taşınması ile tüm hayatları değişir.
Bu çiftin küçük bir kızı vardır. Adı Ada. Tuna onunla küçük bir taş sayesinde tanışır ve o taşı ömrü boyunca yanında taşır. Ada, Tuna'ya göre çok güzel bir kızdır ve de çok çok kumraldır. O zamanki  yaşları Ada 7, Tuna 5. Tuna'nın Ada'ya olan aşkı o zamandan başlar ve bir ömür boyu sürer. Ada birgün Aras'la tanışır. İkiside aynı yaştadır. Ve üçü arkadaşlığa başlar.
Hergünleri birlikte geçer. Ada Tuna'yı tıpkı kardeş gibi, müthiş bir sevgiyle sever. Aras'a hissettikleri ise bambaşkadır. Fakat Tuna'nın da Ada'ya olan zaafı herkez tarafından bilinmektedir. İşte böyle bir aşk üçgeninde birbirlerinden kopmadan uzun süre yaşamışlardır. Ada ve Aras 18 yaşına geldiklerinde üniversite sınavına girerler, sonuçların açıklanmasına 1 ay kalmıştır. Birakşam üstü dışarı çıkarlar. Sahilde dolaşmaya başlarlar. Evlerine geri dönerken Aras, içindeki coşkunun verdiği heyecanla denize balıklama atlar.Tam o sırada sert bir ses duyulur ve Aras bir daha geri gelmez. Aras ölmüştür...
Ada uzun süre hastanede yatar. Tuna ve ailesi perişan olur. Babası bu acının üstünden bir süre sonra ölür. Ölümünden sonra açıklanan sınav sonucuna göre, Aras tek tercihi olan Gemi Makinesi Mühendisliği'ni kazanmıştır. Ada kendisini toplayamamaktadır. Yurt dışına uzun süreli geziler yapar. Fotoğrafçılık üzerine kendini geliştirir. Tuna'da bu arada Edebiyat Öğretmeni olur. Tuna Meriç'le (Ada'nın kuzeni) evlidir artık.
Ada, Aras'ın hatırası nedeniyle asla Tuna'ya yaklaşamaz. Bir Salı sabahı telefon çalar. Meriç konuşur, sonrada Tuna'ya bir not yazıp evden çıkar. Bu notta yanına alması gereken şeyleri yazmıştır. Tuna buna bir anlam veremez. Bir müddet sonra kapı çalar. 2 asker Tuna'yı askere almak için gelmiştir çünkü seferberlik ilan edilmiştir.
Tuna böyle bir şeyi uzun zamandır korku ve kuşkuyla hep beklemektedir. Hazırlanır ve o Salı sabahı evden çıkar. Ada'yı belki bir daha hiç göremeyeceğini düşünürken askerlikte çok zor günler geçirir. Bütün bu olaylar olurken Tuna içinde bulunduğu durumun, kendi aklının kendine oynadığı bir oyun, bir karabasan olduğunu düşünür.
Uzun bir süre sonra seferberlik bittikten, Ada'ya olan aşkını içinde saklamaya söz vererek en çok sevdiği üç kadına döner: Annesine, Meriç'e ve Ada'ya........ 
ADA'YA İSMİNİ VEREN ŞİİR...
kumral ada

bilmez kimse söylemem
pek mahremdir aslında
kaçışım her kendimden
bir dönüştür
buzlu aydınlığıma
köpekler ulur, itler pusuda
sisli sokaklarda kalleş cığlıklar
hem yalnızım hem korkuyorum,lakin erkeklik var
serde susuyorum

susuyorum ada
sen orada
bildiğini biliyorum ada

bela tohumlarını taşır elma
kendi çekirdeğinde
bundan önce ve bundan böyle
ne yapsa, ne etse
insanın
en büyük düşmanı
sessizce
kendi derisinin içinde
susuyorum ada
sen orada
soruyorsun
ve nerede nerede nerede?
 (BUKET UZUNER'in romandaki Şair Dayı DOĞAN GÖKAY'ın ağzından yazdığı şiir...)

 

Bir de kitapta açıkça söylenmese de Buket Uzuner'in kitabı ithaf ettiği Atilla İLHAN'ın romandaki  Şair Dayı Doğan GÖKAY olduğu, Süreyya MERCAN ile Pervin GÖKAY'ın da Sadri ALIŞIK ile Çolpan İLHAN olduğu kitapta geçen başrolünü Sadri alışık'ın oynadığı "BALIKÇI OSMAN" filminden anlaşılıyor...

Sonuç olarak okunmasını tavsiye edeceğim, beni etkileyen çok güzel bir roman...

Cumartesi günü için biraz uzun bir yazı oldu sanırım... Yazımı okumaya zaman ayıran tüm blog dostlarıma teşekkürler...

Mutlu Haftasonları..

SEVGİLER..





19 Temmuz 2011 Salı

PUSLU KITALAR ATLASI VE MUTLU PEMBE MENEKŞE...


MERHABALAR Sevgili Blog Arkadaşlarım;....

Bu yazımda sizlere 3 defa okuduğum dili, anlatımı, konusu ile çok ilginç bulduğum bir kitaptan bahsedeceğim... Tanıtacağım kitap İhsan Oktay Anar'ın ilk yazdığı kitabı

"PUSLU KITALAR ATLASI "


Kitap, ustaca kaleme alınmış olup hiç alışık olunmayan bir dille hazırlanmıştır. Kitabın bu özelliğine akıcılık özelliği de eklenince son derece sürükleyici bir kitap olmuş doğrusu... Bunun yanında romanda olayların geçtiği zamana ve mekana bağlı olarak Osmanlıca ve eski Türkçe kelimelerin, argo, hatta bilimsel terimlerin kullanılması da bence kitabı bir hayli ilginç kılmış. Romanda geçen isimler yazarın ifadesine göre doğu efsanelerinden veya hikayelerinden alınmıştır.



Kitabın bence en güçlü yanı, romanda yer alan Uzun İhsan Efendi, Bünyamin, Arap İhsan, Büyük Efendi, Hınzıryedi.. gibi  ana karakterlerin yanında yan karakterlerin de dış görüntülerinden yaşantılarına kadar pek çok ayrıntıya yer verilmesi, karaktelerin çok iyi dillendirilmesidir.....


Bu romandaki Uzun İhsan Efendi aslında yazarın ta kendisi yani İhsan Oktay Anar'dır. Bu isim ona boyunun çok uzun olmasından verilmiştir. Hiç bir mesleği yoktur. Kimseden para almaz ve kesesinden ne kadar harcarsa harcasın kesesi hep altınla doludur. Dünyayı rüyalarıyla keşfetmeye çalışan bu adamın daha sonradan Yeniçeriler tarafından gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilir, dilendirilmek üzere Hınzıryedi'ye satılır. 



Yeniçeriler kapıyı zorlarken, Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu... "Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam ersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, düşlediğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece, o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın, beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum." Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları gerirdi: "Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır." (Kitabın Arka Kapağında Yer Alan bölüm..)
(Bu Kısımda bahsi geçen "RENDEKAR" aslında Descartes'tir.)


Aslında kitap ve yazar hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki.. Sonuç olarak okunmasını tavsiye edecebileceğim  beni çok etkileyen güzel bir roman....

 Romanı okuyanlar ya da okumayı düşünenler varsa düşüncelerini benimle paylaşırsanız çok sevinirim Sevgili Dostlar....

Bu arada eylül ayında yaprak olarak ekmiş olduğum menekşem köklendi ve büyüyürek ilk çiçeklerini verdi, mor menekşe mahsun olunca, pembe menekşe "MUTLU" olur, gibi geldi bana.. Siz ne dersiniz.?

SEVGİLER...

27 Mart 2011 Pazar

İSTANBUL HATIRASI VE AHMET ÜMİT.....

"Yaşadığın şehir özgür değilse, sen de özgür kalamazsın!..

Byzantion'dan İstanbul'a uzanan heyecan yüklü, tarihsel bir serüven...

Yedi hükümdar, yedi kadim mekân, yedi gizemli olay ve yalın bir gerçek! "

Yani tam bana göre bir serüven... 7 rakamına takıntım olduğunu daha önce sizlerle paylaşmıştım....Yukarıdaki tanıtımı görünce internette mutlaka bu kitabı okumalıyım dedim......


 Romanlarında zengin bir tarihi arka planı polisiye kurgu içinde vermekteki ustalığı ile bilinen Ahmet Ümit'in bu romanı da yine peş peşe işlenen cinayetlerin çevresinde kurgulanmış. Ancak bu kitabı sıradan bir polisiye romandan ayıran birçok özellik var. Her şeyden önce zengin kadrosu ile İstanbul Hatırası, çeşitli kesimlerden İstanbulluyu bir araya getirerek içinde barındırdığı alt öykülerle zengin bir yapı sunuyor. Birbirine bağlanan bu alt öyküler bir yandan gerilimin etkisini artırırken bir yandan da romanı şenlikli ve çok yönlü bir yapıya ulaştırıyor.


Kitabın bir başka önemli özelliği de İstanbul hakkında son derece detaylı bilgi içermesi. Kurgunun içine yerleştirilen bu bilgiler hem okumayı daha meraklı hale getiriyor hem de tarih aracılığıyla çok günümüzün dışındaki öykülerin de kurguya yerleşmesine imkan tanıyor. Böylece Ahmet ümit'in İstanbul Hatırası adlı romanı, başka başka dönemlerin öykülerinin eşliğinde, günümüz İstanbul'unun geniş bir panoramasını oluşturuyor. Tutucusundan modernine, eski İstanbullusundan yeni göç etmişine, milliyetçisinden gayrı Müslim'ine varana dek İstanbullu diye adlandırılabilecek herkes bu kitabın içinde kendi öyküleriyle birlikte İstanbul'un devasa çarklarının dişlilerini dile getiriyor. Binlerce yıllık tarihiyle İstanbul başrolü oluştururken romana girip çıkan her karakter de İstanbul'un nasıl İstanbul olduğunu aktarıyor

Sarayburnu’nda Atatürk heykelinin ayaklarının dibine ceset bırakılır.Cesetin elinde sıkıştırılmış Kral Byzas sikkesi vardır. Cesedin, Topkapı müzesinde çalışan müdüre hanım Leyla Barkın’ın kocası olduğu anlaşılır.

Komiser Nevzat ve arkadaşları Ali ve Zeynep,cinayeti araştırmaya başlarlar.Bu arada cesedin eline sıkıştırılan Kral Byzas sikkesine ait İstanbul’un o dönemi masaya yatırılır.Tarih bilgileri çarşaf gibi okuyucunun önüne serilir.

Komiser Nevat’ın Leyla Barkın’ı sorgulamasında katilin “Leyla” olabileceği varsayımı üzerinde gelişmeler devam ederken ikinci bir cinayet daha işlenir.

Çemberlitaş Meydanında Konstantin Sütunun dibine bırakılan sehir planlamacısı olan Mukadder Kınacı’dır. Bu cesedin de elinde Konstantin sikkesi vardır. Bu cinayetin katili araştırılırken “Konstantin” dönemi anlatılmaya başlanır.

Sonra peşinde diğer cinayetler devam eder. Gazeteci Şadan Duruca’nın elinde 11.Teodas sikkesi ve cesedin bırakıldığı mekan Yedikule Altınkapı, Mimar Teoman Akkan’ın elinde Jüstinyen sikkesi cesedin bırakıldığı mekan Ayasofya müzesi… Cinayetler böyle devam eder. Yedi ceset,İstanbul’un değişik mekanlarına boğazları kesilmiş vaziyette bırakılır.

Katiller araştırılmaya devam ederken; Polis Ali ve polis Zeynep arasındaki aşk ilişkisinden bahsedilir zamanla.

Komiser Nevzat, çocukluk ve ilk gençlik dönemlerindeki anılarına döner.Şair arkadaşı Yekta ve Veteriner olan Demir’den bahseder. Okuldayken üç arkadaşın aşık olduğu Handan’dan anlatır.

…katilin aranması son hızıyla devam eder. Ta ki turizm şirketinin sahibi Aden Yezdan’a kadar sürer,bu kovalamaca.

Katil, acaba hangisi diye devam ederken; İstanbul’un tarihinin anlatımı bütün detaylarına dek devam eder.

Sonunda katil,bir kişi beklenirken ikiye çıkar. Ve Komiser Nevzat’ın hiç beklemediği kişiler: okul ve mahalle arkadaşları Demir ve Yekta.


Kalın olmasına rağmen harika bir roman .

Herkese tavsiye ederim…

Not: Fotolar netten alıntıdır...

13 Ocak 2011 Perşembe

SONUNDA BİTİRDİM.....


Uzun süre önce başladım. Orhan Pamuk'un Kar Romanına... Öyle uzun oldu ki... Araya öyle şeyler girdi ki, bir türlü bitiremedim dikkatimi verip... Sonunda bitirdim... Ama bir kitabı bitirmenin huzurunu yaşayamadım bir türlü..., kafamdaki soru işaretlerinden dolayı...En merak ettiğim de kitapta adı geçen 19 şiir... Keşke Orhan Pamuk adı geçen şiirlerin olduğu bir de şiir kitabı çıkarsa....Sonuç olarak severek okudum.. Doğubayazıt'ta görev yaptığım için tanıdık gelen bazı ayrıntılar vardı...


Olaylar Kars ilinde geçmektedir. Bir gazetede köşe yazarlığı yapan ve ünlü bir şair olan Kerim Alakuşoğlu (kitabın bütününde ondan “Ka” olarak bahsediliyor) Almanya’nın Frankfurt şehrinde geçirdiği senelerden sonra Türkiye’ye dönme kararı verir ve geldiği ayların flaş haberleri arasında yer alan “Kars’taki kadınların intiharı” konularının üzerinde gazetede yayımlayabileceği bir araştırma yapmaya karar verir. Bunun için ülkemizde kış aylarının en sert geçtiği dönemde Kars’a gitmeye karar verir.



Kars’a geldikten sonra üniversite yıllarından tanıdığı arkadaşlarını bulur hatta üniversiteden tanıdığı ve boşandığını duyduğu eski aşkı sayılabilecek olan İpek’in sahibi olduğu otele yerleşir. Bütün olanlar boyunca bu otelde kalır.

Ka’nın Kars’a geliş sebebi intihar eden genç kızların ve kadınların neden bu yola başvurduklarını öğrenmek, bunları gazetedeki köşesinde yayınlamak ve yapabilirse halka intiharın kötülüklerinden bahsedip halkı bu yönden uzaklaştırmaktır. Tabi bölgeye böyle ünlü gazetecilerden ve sanatkarlardan fazla gelen olmadığı için halk önce onu yadırgar ama Türk halkının en büyük özelliklerinden misafirperverlikten de vazgeçmezler.

İpek’e aşık olan Ka tüm bu olayların yanında kendinin ne kadar tehlikelerin içinde olsa dahi kendinin İpek’in yanında ve mutlu olduğunu hisseder. Ama bu mutluluğun gerçek mi yoksa hayali mi olduğunu anlayamaz...

Kitap bu şekilde devam ediyor ve Ka'nın Kas'tan ayrılıp Frankfurt'ta öldürülmesinin ardından  onun ve şiirlerinin izini süren Orhan'ın önce Frankfurt'ta sonra Kas'ta arkadaşının ve kaybolan 19 şiirin izini sürmesiyle sonlanıyor... Sonlanırken de bir çok soru işareti bırakıyor...

Sonuç olarak, Kar, Kara kitap kadar zihnimi yormadı...



Benim Adım Kırmızı kadar da sürükleyici gelmedi bana...


Ama yine de çok sevdim... Kar manzarası altında yaşanan Kars romanını ...

NOT: FOTOLAR NETTEN ALINTIDIR...